adamın biri karşıdan karşıya geçmekten çok korkarmış. ne zaman işleyen bir yol çıksa karşısına, ya gerisin geri döner ya da yol boyunca yürür, bir köprü, bir üst geçit, bir alt geçit ararmış. ama yürürken de gözünü alamazmış yoldan, içinden "ne kadar da renkli, parlak arabalarla dolu, durmaksızın işleyen bir yol" dermiş. "acaba içinden yürümeye bir kerecik cesaret etsem n'olur" diye kendisine sorar, sonra her zamanki gibi önüne baka baka yürümeye devam edermiş.
günlerden bir gün yine bir yolla karşılaşmış adam. ancak bu yoldan ne bir araba geçer ne de bir ses duyulurmuş. adam fırsat bu fırsat deyip yolu geçmeye karar vermiş, tam bir ayağını yola atacakken kulağının içinden bir korna sesi patlayıvermiş, hızla geçen bir arabanın görüntüsü gelivermiş kapalı gözlerinin önüne. adam gözlerini açtığında yolun hala sessiz ve sakin olduğunu görmüş. öylesine korkmuş ki karşıya geçememesi için bir sebep yokken, sırf korkudan yol boyunca yürümeye başlamış. "illa ki bir yerde bir köprü çıkacak karşıma" diye yenmeye çalışıyormuş korkusunu..
adam günler boyunca yürümüş ve sonunda yürümeye başladığı noktaya geri gelmiş.
çemberin içindeki boş alana bakmış. tek bir ses, tek bir insan yokmuş, rüzgar bile esmiyormuş burada. adam gülümsemiş. "sonunda..." diyerek adımını atmış ve karşıya geçivermiş.
Perşembe, Eylül 03, 2009
Perşembe, Şubat 07, 2008
miraç
içeriye girdim. tam bir sessizlik hakim bu yere. birkaç metre ileride bir göl var. çarşaf gibi dümdüz uzanıyor. etrafında kimse yok. garip, hep huriler, arp çalan melekler hayal ederdim böyle göllerin yanında. hep onlardan ilham aldım. ya da görünüşe göre ilham aldığımı sanırdım. önümdeki patikadan doğruca ilerliyorum. yolun kenarındaki ağaçlar hareket etmiyor bile. ses çıkarmamaya çalışıyor gibiler.
çok çok uzaktan melodiler geliyor sanırım. yürümeye devam etsem iyi olacak. üzerimde beyaz bir örtü var ve itiraf etmeliyim giydiğim o perukalardan, elbiselerden çok daha rahat. kafam kaşınmıyor en azından. saçları dökülmüş bir kafaya peruka takmak kaşıntı yapıyordu malum. şimdi başımda efil efil yeller esiyor. burası çok havadar.
ağır ağır sesin geldiği yere doğru yürüyorum. her adımda ses daha da yükseliyor gibi. ama hiç de sandığım kadar çabuk değil. onun yerine bir platforma rastlıyorum. platformun üzerinde arpler, lavtalar tek başlarına duruyorlar. onları çalan kimse yok. buraya da öbür mekandaki sessizlik hakim. sadece uzaklardan gelen o ses biraz daha yüksek. gittikçe evhamlanıyorum. burayı hiç böyle hayal etmemiştim.
ilerliyorum. hasta, yaşlı bir adama denk geliyorum. "işte merakımı giderebilecek bir adam" diye düşünüyorum. "pardon bayım, burası neresi?" diye soruyorum. adam öksürüyor, ben bekliyorum. öksürükleri durduğu bir anda "burası ölülerin ve meleklerin diyarı, acının ve gazabın olduğu yer" deyiveriyor. "melekler ve acı mı? ama nasıl olur? melekler tanrının kızları, oğullarıdır." diyorum. adam kayıtsızca uykusuna kaldığı yerden devam ediyor.
biraz daha ileride bir grup insan var. hepsi acı içinde kıvranıyor. aralarında onlara doğru yaklaştığımı görenler dikkat kesiliyor. beni tanıyor gibiler. beni görenler henüz görememiş olanları uyarıyor. gittikçe daha çoğu benim farkıma varıyor ve üzerime doğru geliyorlar. içlerinden biri "sonunda geldin demek?" diye soruyor. "evet geldim, ama siz neden bu haldesiniz?"
"o çok sevdiğin ve her fırsatta övdüğün tanrı yüzünden."
adamın kulaklarında yara izleri var, kırbaç izleri gibi sanki. bir şeylerin yolunda gitmediğini daha net bir şekilde anlamaya başlıyorum. hayal ettiğim, umut ettiğim şekilde gitmediğini. daha ileride melek kılığında birinin bir kadını sürükleyerek götürdüğünü görüyorum. büyükçe bir alana giriyorum. başka bir melek bir kadını kırbaçlıyor. kadın ağlamaklı "meryem için, n'olur, yalvarırım durun, acıyın bana" diye bağırıyor. melek gülerek, "ne meryem'i be! hala bu zırvalara inanıyor musunuz!" diyerek bilmemkaçıncı kırbaç darbesini indiriyor kadının sırtına.
şaşkınlık ve korku içinde geri çekiliyorum. bir kayanın arkasına saklıyorum kendimi. ama kadına eziyet eden o melek beni görüyor. ve farkettiği anda yanıp sönen kırmızı gözleri ve gülmekten iyice gerilmiş dudaklarıyla bana doğru geliyor...
"johann sebastian...
seni bu kadar erken beklemiyorduk. ama geldiğin iyi oldu. bir an önce başlayabiliriz."
ve elindeki kırbacı bir kenara atıp belinden çıkardığı haç şeklindeki iki bıçağı bilemeye başlıyor.
burasının hayalimdeki cennet olmadığına artık eminim. her yerden bağırışmalar duyuluyor, bıçak ve et sesleri yankılanıyor, yüzlerde, gözlerde korkudan başka bir şey okunmuyor.
"sandığın gibi değilmiş, değil mi? gerçekten senin müziğini dinlerken ben bile öyle birinin varlığına inanıyordum neredeyse. neyse ki o "her şeye gücü yeten tanrımız" yasakladı senin müziğini buralarda. artık o müziği dinleyen cezaların en büyüğüne çarptırılıyor. şu ilerideki aciz yaratıklar da senin eserin. ne dinleyeceklerine biz karar veriyoruz artık."
meleğin yüzünde bir rahatlama ifadesi beliriyor. sanki aman vermeyen bir tufan sonunda bitmiş ve kendisi de en yüksek dağın tepesindeymiş gibi kudretli tutuyor bıçakları ellerinde. arkamdan onun gibi iki melek yaklaşıyor ve beni kollarımdan tutuyor. faydası olup olmayacağını bilmeden bağırıyorum: "bırakın beni, O'nu görmek istiyorum!"
"hahahahahahaha!"
meleklerden biri biraz ilerideki kocaman bir kazanın altındaki odunları tutuşturmaya uğraşıyor. bense olan biteni anlamaya çalışıyor, anlamsızca kollarımdan tutan melekleri itiştiriyorum. kazanın altı çatırdamaya başlıyor ve melekler kahkahalar atarak şarkı söylemeye başlıyorlar. haykırışlarıma rağmen beni kazanın içinde fokurdayan suyun içine bırakıyorlar. ayaklarımın altı sıcaktan yanmaya başlıyor. olanlara karşı koymanın anlamı yok.
uzaktan, çok uzaktan gelen sesse biraz daha netleşiyor. ama fazla değil, benim müziğim olduğunu anlamama yetecek kadar.
Pazartesi, Ekim 01, 2007
Nüshalar
James Joyce
Telefon sinirli bir şekilde çaldı ve Bayan Parker cevap vermeye gittiğinde kızgın bir ses yırtıcı bir Kuzey İrlanda aksanıyla bağırdı:
"Farrington'ı buraya gönder!"
Bayan Parker makinesinin başına döndü ve masasında yazı yazan bir adama seslendi:
"Bay Alleyne seni yukarı çağırıyor."
Adam, sadece nefesi duyulacak şekilde söylenerek "Canı cehenneme!" dedi ve ayağa kalkmak için sandalyeyi geriye itti. Ayağa kalktığında uzun boylu ve yapılı olduğu görülüyordu. Koyu şarap rengi, sarkık bir yüzü, kahverengi bıyığı ve kaşları vardı: gözleri hafif çıkıktı ve ak kısımları bulanıktı. Tezgahın kapağını kaldırdı, müşterileri geçerek ağır adımlarla bürodan dışarı çıktı. Üzerinde Bay Alleyne yazılı bir pirinç tabaka asılı kapının bulunduğu ikinci sahanlığa gelene kadar ağır adımlarla üst kata çıktı. Orada durakladı, yorgun ve gergin bir vaziyette püfledi ve kapıyı çaldı. Tiz ses haykırdı:
“Gir!”
Adam Bay Alleyne’in odasına girdi. Aynı anda Bay Alleyne, temiz, tıraşlı yüzüne altın çerçeveli gözlük takmış bu küçük adam, kafasını bir tomar evrakın arasından yukarı kaldırdı. Kafası o kadar pembe ve saçsızdı ki, evrakların üzerinde kestiren bir yumurtayı andırıyordu. Bay Alleyne hiç vakit kaybetmedi:
“Farrington? Bu ne demek oluyor? Neden sürekli senden şikayet etmek zorunda kalıyorum? Mümkünse Bodley ve Kirwan arasındaki o kontratın kopyasını neden hazırlamadığını sorabilir miyim? Saat 4’e kadar hazır olması gerektiğini söylemiştim.”
“Ama efendim Bay Shelly dedi ki –“
“Ama efendim Bay Shelly dedi ki...Zahmet olmazsa dikkatinizi Bay Shelly’nin dediklerine değil benim dediklerime verin, efendim. İşten kaytarmak için sürekli bir mazeretin var. Sana şunu söyleyeyim, eğer kontratın kopyası bu akşama kadar hazır olmazsa konuyu Bay Crosbie’ye açacağım...Anlıyor musun beni?”
“Evet, efendim.”
“Anlıyor musun?...Aa, ve bir konu daha var! Duvara konuşmamla sana konuşmam arasında hiç fark yok galiba. Şunu kafana sok, öğle tatilin bir buçuk saat değil, yarım saat. Kaç çeşit yemek istersiniz efendim, söyleyin de bilelim?...Beni anlıyor musun?”
“Evet, efendim.”
Bay Alleyne kafasını tekrar kağıt tomarlarının içine gömdü. Adam, Crosbie & Alleyne mevzusunu açmış olan cilalı kafatasına gözlerini dikmiş bakıyor, durumun ciddiyetini ölçüyordu. Bir öfke spazmı boğazını bir anlığına yakaladı ve ardında keskin bir susuzluk hissi bırakarak kayboldu. Adam bu hissi anımsadı ve bu akşam iyice kafayı çekmesi gerektiğini hissetti. Ayın ortası geçmişti ve eğer kopyayı zamanında hazır edebilirse Bay Alleyne ona bir ikramiye verebilirdi. Olduğu yerde duruyor, kağıt tomarının üzerindeki kafaya gözlerini dikmiş bakıyordu. Ansızın Bay Alleyne kağıtları karıştırmaya başladı, bir şey arıyordu. Sonra, sanki o ana kadar adamın varlığından habersizmiş gibi kafasını tekrar havaya kaldırdı ve konuştu:
“Ee? Bütün gün dikilecek misin orada? Aynen dediğim gibi Farrington, çalışmamak için elinden geleni yapıyorsun!"
“Bekliyordum ki..”
“Anlaşıldı...beklemene gerek yok. Aşağı in ve işine dön.”
Adam ağır adımlarla kapıya doğru yürüdü ve odadan dışarı çıkarken Bay Alleyne’in, eğer kontratın kopyalarını bu akşama kadar hazırlamazsa Bay Crosbie’nin bunu öğreneceğini söyleyişini duydu.
Alt kattaki ofisine, masasının başına döndü ve kopyalanması gereken kağıtları saydı. Kalemi eline aldı, mürekkebe batırdı ama yazdığı son sözcüklere aptalca dikmişti gözlerini: "Hiç bir durumda, adı belirtilen Bernard Brodley..." Akşam oluyordu ve birkaç dakika içinde gaz lambasını yakacaklardı: o zaman yazardı. Boğazındaki susuzluğu dindirmesi gerektiğini hissetti. Masasından kalktı, aynen önceki gibi tezgahı kaldırdı ve ofisten dışarı çıktı. Dışarı çıkarken ofis müdürü sorgularcasına bir bakış attı.
"Bir şey yok, Bay Shelley," dedi adam, parmağıyla gideceği istikameti gösterirken.
Ofis müdürü gözünü şapka askılığına çevirdi, ama şapkaların orada durduğunu gördü ve tepki vermedi. Sahanlığa vardığında adam cebinden bir bere* çıkardı, kafasına geçirdi ve eğreti basamaklardan aşağı hızla koşarak indi. Sokak kapısından, caddenin köşesine giden yolun ortasına doğru gizlice yürüdü ve aniden bir binanın kapı girişine daldı. Artık O'Neill'in dükkanındaki karanlık bölmesinde güvendeydi ve koyu şarap veya koyu kırmızı et gibi kızarmış suratıyla, bara bakan küçük pencereyi doldurarak bağırdı:
"Hey, Pat, bize bir yirmibeşlik getirsene dostum."
Papaz yardımcısı bir bardak koyu bira koydu önüne. Adam birayı bir dikişte bitirdi ve kimyon(1) getirmelerini istedi. Cebinden bozukluğu çıkarıp tezgahın üzerine bıraktı ve o karanlıkta bozukluğu arayan papazı arkasında bırakarak tıpkı dükkana girişinde olduğu gibi sinsice dışarı çıktı.
Kalın bir sis tabakasının eşlik ettiği karanlık, Şubat alacakaranlığı ve Eustace Sokağı'nın lambaları üzerinde yükseliyordu. Adam ofisin kapısına ulaşana kadar evleri takip ederek yürüdü, kopyaları zamanında bitirip bitiremeyeceğini merak ediyordu. Merdivende burnunu kekremsi bir parfüm kokusu karşıladı: belli ki o O'Neill'in barındayken Bayan Delacour gelmişti ofise. Beresini tekrar alıp cebine koydu ve dalgın bir tavır takınarak tekrar ofise girdi.
Ofis müdürü "Bay Alleyne seni çağırıyordu," dedi sertçe, "neredeydin?"
Adam gözlerini tezgahın önünde bekleyen iki müşteriye çevirdi oradaki varlıkları onu cevap vermekten alıkoyuyormuş intibası yaratmak ister gibi. Müşterilerin ikisi de erkek olduğu için ofis müdürü rahatça gülüverdi.
"Bu numarayı biliyorum," dedi. "Bir günde beş kez, biraz...Neyse, kafanı toplayıp Delacour meselesiyle ilgili kopyaları Bay Alleyne'e bir an önce götürsen iyi edersin."
Topluluk içinde bu şekilde hitap edilmek, hızla merdivenlerden çıkışı ve bir dikişte bitirdiği bira adamın kafasını bulandırmıştı ve istenen şeyleri hazırlamak için masasına oturduğunda kontratın kopyasını beş buçuktan önce hazırlamanın ne derece imkansız olduğunu idrak etti. Karanlık nemli gece yaklaşıyordu ve o bunu birahanede, gaz lambasının ışığı ve birbirine vuran kadehlerin ortasında arkadaşlarıyla içerek geçirmeyi arzuluyordu. Delacour'la ilgili yazışma evraklarını alıp ofisten dışarı çıktı. Bay Alleyne'in kayıp olan iki mektubu farketmemesini umuyordu.
Parfümün kekremsi, acı kokusu Bay Alleyne'in odasına kadar yayılmıştı. Bayan Delacour bir Yahudiyi andıran orta yaşlı bir kadındı. Bay Alleyne'in ondan hoşlandığı dedikodusu dolanıyordu etrafta, ya da parasından. Sık sık ofise uğrar, uğrayınca da uzun uzun otururdu. Orada, Bay Alleyne'in masasının hemen yanında parfümünden yayılan kokular arasında oturuyor, şemsiyesinin sapını ovuşturuyor, şapkasının kocaman siyah tüylerini yukarı aşağı sallıyordu. Bay Alleyne yüzünü ona dönebilmek için sandalyesini çevirdi ve sağ ayağını havalı bir biçimde sol dizinin üzerine koydu. Adam mektupları masaya bıraktı ve saygıyla selam verdi ama selamını ne Bay Alleyne ne de Bayan Delacour farketti. Bay Alleyne parmağını mektubun üzerinde tıklattı ve sonra "Tamam, gidebilirsin." der gibi adama doğru salladı.
Adam alt kattaki ofise döndü ve tekrar masasına oturdu. Yine eksik cümleye dikti gözlerini: "Hiç bir durumda, adı belirtilen Bernard Bodley..."
ve son üç kelimenin aynı harfle başlıyor oluşunun ne kadar garip olduğunu düşündü. Ofis müdürü, mektupları asla yetiştiremeyeceğini söyleyerek Bayan Parker'ı sıkboğaz etmeye başladı. Adam aletin çıkardığı sesi birkaç dakika boyunca dinledi ve sonra kopyaları bitirmek üzere işine döndü. Ama kafası dingin değildi, aklı, birahanenin parıltı ve uğultularındaydı. Bu gece, ağız yakan kokteyllerin gecesiydi. Kopyalarıyla uğraşmaya devam etti, ama saatin kadranı beşi vurduğunda hala yazması gereken ondört sayfası vardı. Canı cehenneme! Zamanında bitiremezdi. Bağıra bağıra lanet okumak, bir şeyi sertçe yumruklamak istiyordu. Öyle öfkelenmişti ki Bernard Bodley yerine Bernard Bernard yazdı ve yeniden başlamak zorunda kaldı.
Büroyu tek başına boşaltabilecek kadar güçlü hissetti kendini. Vücudu bir şeyler yapmak, hışımla dışarı çıkıp oraya buraya saldırmak için kıvranıyordu. Hayatının tüm onur kırıcılığı, kızgınlığına kızgınlık ekliyordu...Kasiyerden özel olarak bir ikramiye isteyebilir miydi? Hayır, kasiyer olmazdı, hem de hiç: ikramiye vermezdi...Çocuklarla nerede buluşacağını biliyordu: Leonard, O'Halloran ve Nosey Flinn. Duygusal mizacının barometresi isyan etmeye ayarlanmıştı.
İmgelemi onu dış dünyadan öylesine soyutlamıştı ki adının çağrıldığını ikinci seferde duyabildi. Bay Alleyne ve Bayan Delacour tezgahın arkasında dikiliyorlardı ve bütün memurlar bekleyiş içinde bu tarafa dönmüşlerdi. Adam masasından kalktı. Bay Alleyne kayıp iki mektupla ilgili görevi suistimal nutuğuna başladı. Adam mektuplar hakkında hiçbir şey bilmediğini ve kopyaları güvenilir bir şekilde bitirdiğini söyledi. Nutuk devam etti: öyle acı ve şiddet doluydu ki adam yumruğunu karşısında duran cücenin kafasına indirmemek için zor tutuyordu kendini.
"Başka herhangi iki mektup hakkında bir bilgim yok," dedi ahmakça.
"Bir-bilgin-yok. Tabii ki bir bilgin yok," dedi Bay Alleyne ve yanındaki kadının onayını alır gibi ona baktıktan sonra ekledi, "Söyle bana, beni salak yerine mi koyuyorsun? Beni koca bir salak mı sanıyorsun?"
Adam, kadının suratından yumurta kafaya çevirdi gözlerini, sonra tekrar kadına; ve neredeyse kendi de farketmeden, dili doğru zamanlamayla bulmuştu cevabı:
"Bu sorunun," dedi, "bana sorulmak için uygun bir soru olduğunu düşünmüyorum, efendim."
Memurların nefes alış verişleri bir anlığına durdu. Herkes şaşkınlık içindeydi (nüktedan sözlerin sahibi de diğerlerinden daha az şaşırmamıştı.) ve iri yarı sevimli birisi olan Bayan Delacour ağzını yayarak gülümsemeye başladı. Bay Alleyne'in kıpkırmızı yüzü bir yaban gülünün rengini aldı, ağzının kenarları ise bir cücenin hırsıyla seğiriyordu. Yumruğunu, elektrikli bir aletin tokmağı gibi titreşmeye başlayana kadar adamın yüzünde salladı:
"Seni küstah haydut! Seni küstah haydut! İşini bitireceğim senin! Gör bak! Ya küstahlığın için benden özür dileyeceksin ya da ofisten defolup gideceksin! Buna emin ol, ya özür dileyeceksin ya da işi bırakacaksın!"
Ofisin karşısındaki bir kapı boşluğunun önünde durmuş kasiyerin tek başına çıkıp çıkmayacağını görmek için ofisi gözetliyordu. Bütün memurlar çıktı ve sonunda kasiyer ofis müdürü ile birlikte göründü. Yanında ofis müdürü varken ona bir şey söylemenin yararı yoktu. Adam durumunun yeterince kötü olduğunu hissetti. Küstahlığı için Bay Alleyne'den onursuzca özür dilemeye zorlanmıştı ama aksi takdirde ofisin kendisi için nasıl bir arı kovanına döneceğini de biliyordu. Bay Alleyne'in ofiste kuzenine yer açmak için küçük Peake'i ofisten nasıl attırdığını hatırlıyordu. İçi yabanilik, susuzluk ve intikam duygusuyla dolmuştu, kendine ve diğer herkese karşı öfkelenmişti. Bay Alleyne artık ona nefes aldırmaz, hayatını cehenneme çevirirdi. Bu akşam kendisini basbayağı aptal konumuna düşürmüştü. Şu dilini sıkı tutamaz mıydı? Ama baştan beri tutmamışlardı birbirlerini, o ve Bay Alleyne, ta onu Higgins ve Bayan Harker'ı eğlendirmek için Kuzey İrlanda aksanıyla komiklikler yaparken yakaladığı günden beri: bu herşeyin başlangıcıydı. Higgings'ten para isteyebilirdi, ama elbette Higgins'in kendine ait birşeyi bulunmazdı. Bakmak zorunda olduğu iki kuruma sahip olan bir adam, tabii ki veremezdi..
Vücudunun tekrar birahanenin rahatlığına can attığını hissetti. Sis onu dondurmaya başlamıştı ve o O'Neill'in Yeri'nde Pat'ten para koparıp koparamayacağını düşündü. 5 peniden fazla koparamazdı - ve 5 peni de bir işe yaramazdı. Ama o veya bu şekilde bir yerlerden para bulmalıydı: son bozukluğunu biraya harcamıştı ve birazdan saat, para bulmak için çok geç olacaktı. Saatinin zinciriyle oynarken birdenbire aklına Terry Kelly'nin Flynn Sokağı'ndaki rehin bürosu geldi. İşte buydu! Bunu neden daha önce düşünmemişti ki?
Temple Bar'ın bulunduğu dar sokaktan aceleyle yürüdü, canları cehenneme diye mırıldanıyordu, çünkü bu akşam kendisi felekten bir gece çalacaktı. Terry Kelly'nin ofisindeki memur 5 şilin teklif etti ama emanetçi 6 şilin vermeye razı geldi, ve her halukarda 6 şilin gerçek anlamda işini görecekti. Rehin bürosundan neşeli bir şekilde ayrıldı, bozuklukları parmaklarının arasında silindir şeklinde kaydırıyordu. Westmoreland Sokağı işten eve dönen erkek ve kadınlarla kaynıyordu ve yırtık pırtık giysili veletler gazetede akşam baskısında yazanları haykırıyorlardı. Adam manzaraya gururlu bir memnuniyetle bakarak ve !ofis kızlarını! kendinden emin bir biçimde dikizleyerek kalabalığın arasından geçti. Kafası tren düdüğü sesleri, tramvay gürültüleriyle dolmuştu ve burnu kokteylin kıvrıla kıvrıla yayılan kokusunu daha şimdiden alabiliyordu. Yürürken kafasında olayı çocuklara nasıl anlatacağını kurdu:
"Sonra ona baktım -- fiyakalı bir şekilde, bilirsiniz, ve yanındaki kadına. Sonra ona tekrar baktım -- acele etmiyordum, bilirsiniz. Ve dedim ki, "bu sorunun bana sorulmak için uygun bir soru olduğunu düşünmüyorum."
Nosey Flynn, Dave Byrn'in barında, her zamanki köşesinde oturuyordu ve hikayeyi duyduğunda bunun duyduğu en zekice hikaye olduğunu söyleyerek kadehini Farrington'a kaldırdı. Farrington da ona karşılık içkisini yudumladı. Bir müddet sonra O'Halloran ve Paddy Leonard geldiler ve hikaye bir defa da onlar için anlatıldı. O'Halloran kadehini kaldırdı ve Fownes Sokağı'ndaki Callan'ın bürosundayken ofis müdürüne nasıl cevap verdiğini anlattı; ama verdiği cevap köy şiirlerindeki özgürlükçü çobanlarınkiler gibi olduğundan, hikayesinin Farrington'ınki kadar zekice olmadığını kabul etmek zorunda kaldı. Bunun üzerine Farrington çocuklara içkilerini tazelemelerini söyledi.
Tam içkilerini söylerlerken kim gelse beğenirsiniz, Higgins! Elbette o da oturup diğerlerine eşlik edecekti. Adamlar hikayeyi bir de onun ağzından dinlemek istediler ve o büyük bir coşkuyla anlatmaya başladı, çünkü beş küçük acı viskinin görüntüsü çok heyecanlandırmıştı onu. Bay Alleyne'in yumruğunu Farrington'ın yüzüne doğru savuruşunu gösterdiğinde herkes kahkahaya boğuldu. Sonra Farrington'ın taklidini yaptı, "Ve benim kanka da buradaydı, tıpkı istediğiniz gibi," dedi, Farrington gülerek ve arada bir alt dudağının yardımıyla bıyığındaki başıboş içki damlalarını temizleyerek, çökmüş ve kirli gözleriyle kalabalığa bakıyordu.
O kadehler de bittiğinde bir sessizlik oldu. O'Halloran'ın parası vardı ama diğerlerinde yok gibi görünüyordu; ve bütün grup isteksizce dükkanı terketti. Duke Sokağı'nın köşesine geldiklerinde Higgins ve Nosey Flynn sola, diğer üçü de sağa, şehre doğru yöneldiler. Ahmak ıslatan yağmuru soğuk caddelere düşmeye başlamıştı ve Ballast Office'e vardıklarında Farrington Scotch House'a girmeyi önerdi. Bar erkeklerle doluydu ve konuşma ve kadehlerin çıkardığı gürültü etrafa yayılmıştı. Üç adam kapıda bağırıp çağıran kumarcıları geçip tezgahın köşesinde toplandılar. Hikayelerini birbirlerine anlatmaya başladılar. Leonard onları Tivoli'de akrobat ve gündelikçi sanatçı olarak çalışan Weather adlı genç bir adamla tanıştırdı. Farrington herkese birer içki ısmarladı. Weathers kendine bir viski soda söyledi. Bunun ne olduğu konusunda derin bilgiye sahip olan Farrington diğerlerine de viski soda içip içmeyeceklerini sordu, ama çocuklar Tim'e viskilerinin acı olmasını söylediler. Sohbet giderek tiyatral bir hal alıyordu. İçkileri önce O'Halloran sonra Farrington ısmarladı, Weathers bu konukseverliğin fazlasıyla cömertçe olduğunu aklından geçirirken. Onları sahne arkasına alacağına ve birkaç güzel kızla tanıştıracağına söz verdi. O'Halloran, kendisi ve Leonard'ın gidebileceğini ama Farrington'ın onlarla gelemeyeceğini söyledi çünkü o evli bir adamdı; ve Farrington kendisiyle kafa bulduklarını anlamış gibi, kirli ağırlaşmış gözleriyle kalabalığa ters bir bakış attı. Weathers son bir cila atmak için bundan sonraki içkileri kendisinin ısmarlayacağını söyledi ve daha sonra onlarla Poolbeg Sokağı'ndaki "Mulligan's"ta buluşacağına söz verdi.
Birahane kapanınca Mulligan's a gittiler. Arkadaki salona geçip oturdular ve O'Halloran herkese birer küçük viski ısmarladı. İyice çakırkeyf olmaya başlamışlardı. Farrington bir tur daha ısmarlayacaktı ki Weathers geri geldi. Bu sefer bir sert bira içmeye razı olması Farrington'ı rahatlattı. Paraları azalmaya başlıyordu ama biraz daha devam etmeye yetecek kadar vardı. Az sonra kocaman şapkalı iki genç kadın ve takım elbiseli bir adam içeri girip yakınlardaki bir masaya oturdular. Weather onları selamladı ve yanındaki gruba bu gelenlerin Tivoli'den olduğunu söyledi. Farrington'ın gözleri, kadınlardan birinin olduğu istikamete yönelmişti. Kadının görünüşünde kendine çeken bir şey vardı. Tavuskuşu mavisi müslinden uzunca bir eşarp şapkasının etrafına sarılıydı ve uçları çenesinin altında büyük bir düğümle birbirine bağlanıyordu; bileklerine uzanan açık sarı eldivenler giymişti, Farrington, sık aralıklarla ve zârafetle oynattığı dolgun koluna hayran hayran bakıyordu ve az bir zaman sonra o da bu bakışlara cevap verdi, kocaman kahverengi gözlerini görünce hayranlığı
daha da hayran olmuştu kadına. Eğik bakışları onu büyülemişti. Bir ya da iki kere Farington'a baktı ve grup salonu terkederken sandalyesine sürtünüp Londra aksanıyla "Ah, pardon!" dedi. Farrington, arkasına bakacağı umuduyla onun odadan çıkışını izledi ama istediğini alamadı. Parasızlığına ve ısmarladığı onca biraya lanet etti, özellikle viskilere ve Weathers'a ısmarladığı viski-sodaya. Nefret ettiği bir şey varsa o da otlakçılardı. O kadar kızgındı ki arkadaşlarının yaptığı sohbeti kaçırmıştı.
Paddy Leonard ona seslendiğinde sohbetin kimin en kuvvetli olduğuyla ilgili olduğunu anladı. Weathers gruba pazularını sergiliyordu ve diğer ikisinin ulusal onuru kurtarmak için Farrington'ı öne sürmesiyle dalga geçiyordu. Bunun üzerine Farrington gömleğinin kolunu sıyırdı ve pazularını etrafındakilere gösterdi. İki kol da incelendi, karşılaştırıldı ve sonunda bir karşılaşma yapılmasına karar verildi. Masanın üzeri temizlendi ve iki adam birbirlerinin ellerini sıkıca tutup dirseklerini masada sabitledi. Paddy Leonard "Başla!" deyince her biri diğerinin elini masaya yatırmak için zorlayacaktı. Farrington'ın çok ciddi ve kararlı bir hali vardı.
Maç başladı. Farrington'ın alnındaki damarlar kabardı, Weathers'ın solgun teniyse şimdi şakayık rengini almıştı. Elleri ve kolları şiddetten titriyordu. Uzun bir mücadeleden sonra Weather rakibinin elini yine yavaşça masanın üzerine yatırdı. İzleyenlerden bir alkış uğultusu koptu. Masanın yanında dikilen papaz, kızıl kafasını kazanana doğru salladı ve aptalca bir samimiyetle:
"Ah! İşte bu!" dedi.
"Sen ne anlarsın ki bu işten?" diye sordu Farrington hiddetle adama dönerek. "Niye boş boş konuşuyosun burada?"
O'Halloran, Farrington'ın yüzündeki kızgın ifadeyi görünce "şşt, şşt!" dedi.
"Pamuk eller cebe, beyler. Bir tur daha dönelim ondan sonra çıkarız."
Pek asık suratlı bir adam O'Connel Köprüsü'nün bir köşesinde dikilmiş Sandymount tramvayının onu alıp eve götürmesini bekliyordu. İçin için yanan öfke ve hınçla doluydu içi. Küçük düşmüş ve üzgün hissediyordu; sarhoş bile hissetmiyordu ve cebinde iki penisi vardı. Herşeye lanet okudu. Ofisteki işini kaybetmiş, saatini rehin bırakmış ve cebindeki bütün parayı harcamıştı; ve sarhoş olmamıştı bile. Tekrar susamaya başladı ve tekrar o sıcaktan tüten birahaneye geri dönmek istiyordu. Altıüstü bir velet tarafından iki kere üstüste yenilerek güçlü bir adam olarak saygınlığını kaybetmişti. Yüreği öfkeden kabardı ve aklına ona sürtünüp sonra da "Pardon" diyen büyük şapkalı kadın gelince duyduğu öfke onu neredeyse boğuyordu.
Tramvayı onu Shelbourne Yolu'nda bıraktı ve o koca gövdesine kışlanın duvarının gölgesinde yön veriyordu. Eve geri dönüyor oluşundan tiksinti duydu. Yan kapıdan içeri girdiğinde mutfağı boş, ocaktaki ateşi de neredeyse sönmüş buldu. Üst kata doğru haykırdı:
"Ada! Ada!"
Karısı o ayıkken onu tartaklayan, sarhoşken de onun tarafından tartaklanan keskin yüz hatlarına sahip bir kadındı. Beş çocukları vardı. Küçük bir oğlan çocuğu merdivenleri koşarak indi.
"Kim o?" diye sordu adam karanlıkta görmeye çalışarak.
"Benim, baba."
"Sen kimsin? Charlie?"
"Hayır, baba, Tom."
"Annen nerde?"
"Kiliseye gitti."
"İyi tamam...Giderken bana akşam yemeği bıraktı mı?"
"Evet, baba. Ben --"
"Yak şu lambayı. Ev niye karanlık bu saatte? Diğer çocuklar yattı mı?"
Küçük çocuk lambayı yakarken adam sandalyelerden birine kendini gürültülü bir şekilde bıraktı. Oğlunun ruhsuz aksanını biraz da kendi kendine konuşarak taklit etti: "Kiliseye gitti. Kiliseye gitti, eğer sakıncası yoksa!" Lamba yandığında yumruğunu masaya vurup bağırdı:
"Yemekte ne var?"
"Şimdi...pişireceğim, baba," dedi küçük çocuk.
Adam hiddetle ayağa kalktı ve eliyle ateşi gösterdi.
"Bak şu ateşe! Ateşi söndürmüşsün! Tanrı şahidim olsun seni pişman edeceğim bunu yaptığına!"
Kapıya doğru bir adım attı ve kapının arkasındaki bastonu eline aldı.
"Ateş nasıl söndürülürmüş öğreteceğim sana şimdi!" dedi daha kolay hareket edebilmek için gömleğinin kolunu sıvarken.
Küçük çocuk "Baba, nolur!" diye bağırdı ve masanın etrafında inleyerek koşmaya başladı, ama adam peşinden gitti ve onu gömleğinden yakaladı. Küçük çocuk dehşet içinde ona baktı ama, kaçış yolunun olmadığını anlayınca kendini onun dizlerine bıraktı.
"Bir daha o ateşi söndür de görelim bakalım!" dedi adam değnekle çocuğa kuvvetli bir şekilde vururken. "Al bunu, köpek soyu seni!"
Değnek baldırına çarptıkça çocuk acıyla bağırıyordu. İki elini havada birbirine sıkıca kenetlemişti ve sesi korkudan titriyordu.
"N'olur, baba!" diye bağırdı. "Baba vurma, n'olur! Sana...sana bir "Selam sana Meryem"(2) okurum....sana bir "Selam sana Meryem" okurum, baba, bana vurmazsan sana bir "Selam sana Meryem" okurum.
-------------------------------
1. Kimyon çiğnendiğinde alkol kokusunu bastırdığı için bir dönem Dublin'de bar müşterilerine ikram edilirdi.
2. ("Hail Mary") Katolik ve Ortodoks kiliselerinde okunan bir ilahi.
Pazar, Aralık 31, 2006
Çakallar ve Araplar
Franz Kafka
Vahada kamp yapıyorduk. Arkadaşlarım uykuya dalmışlardı. Uzun boylu, beyazlar giyinmiş bir Arap yanımdan geçti, bir süredir develerle uğraştığı için şimdi uyumaya gidiyordu.
Kendimi çimlere attım; uyumaya çalıştım; yapamadım, uzaklarda bir çakal uludu; doğruldum. Ve uzaklarda olanlar bir çırpıda yanıma varmıştı. Çakallar sürü halinde etrafımda dolaşıyorlardı, altın gibi parlayıp kaybolan gözleri ve hiçbir şeyi umursamadan çevik ve ritmik bir şekilde hareket eden vücutlarıyla.
Çakallardan biri arkamdan yaklaştı, kolumun altını dürterek, üzerime baskı yapıyor, sanki sıcaklığıma ihtiyaç duyuyor gibiydi, ve sonra karşıma geçip neredeyse gözlerimin içine bakarak konuşmaya başladı.
"Ben bu civardaki en yaşlı çakalım. Sizinle sonunda burada karşılaştığıma sevindim. Neredeyse umudumu kaybetmiştim, çünkü uzun yıllar boyunca bekledik sizi; annem, onun annesi ve ta çakalların ilk annesine kadar olan bütün anneler bekledi. Gerçekten, inanın bana!"
"Bu çok şaşırtıcı," dedim çakalları dumanıyla uzaklaştırmak için hazır bekleyen odunları tutuşturmayı unutup, "bunu duymak beni şaşırttı. Buraya Kuzey'in uzak topraklarından şans eseri geldim ve niyetim ülkenizde çok kısa bir geziye katılmaktı. Peki, siz çakallar ne istiyorsunuz?
Bu belki de gereğinden fazla dostane soru onları cesaretlendirmiş olacak ki çakallardan oluşan halka bana doğru biraz daha daraldı ve hepsi ağızları açık bir şekilde hırıldıyorlardı.
"Kuzey’den geldiğinizi biliyoruz," dedi en yaşlıları, "zaten umudumuzu hala koruyor olmamızın nedeni de bu. Siz Kuzeyliler, Arapların hiçbirinde bulunmayan bir zekaya sahipsiniz. İnanın bana, o soğuk küstahlıklarında tek gram zekaya rastlayamazsınız. Yemek için hayvanları öldürürler, cesetleri umursamazlar."
"Sessiz konuş," dedim, "yakınlarda uyuyan Araplar var."
"Yabancı olduğunuz belli," dedi çakal, "aksi takdirde dünya tarihinde hiçbir çakalın bir Arap’tan korkmamış olduğunu bilirdiniz. Niye korkalım ki onlardan? Böyle yaratıkların içine bırakılmış olmak zaten yeterince büyük bir kadersizlik değil mi?"
"Belki de, belki de," dedim, "ama yargılayacak olan ben değilim, çünkü bana yabancı olan bir konu bu; pek eski bir anlaşmazlık gibi görünüyor ama, sanırım kanla ilgili bir mesele ve sonu da kanla gelecek galiba."
"Çok zekisiniz," dedi yaşlı çakal; ve her biri daha hızlı nefes alıp vermeye başladı, hareketsiz duruyor olmalarına rağmen ciğerleri hızlı hızlı nefes alıyordu. Araladıkları çenelerinden zehir gibi bir koku yayılmaya başladı-dişlerimi sıkarak üstesinden gelebiliyordum bu kokunun ancak. "..çok zekisiniz, söylediğiniz şey kadim düsturumuza tam uyuyor. Yani kanlarını alırsak anlaşmazlık biter."
"Ama," dedim niyetlendiğimden daha sert biçimde, "kendilerini savunacaklardır. Silahları var, vuracaklardır sizi."
"Bizi anlamıyorsunuz:" dedi, "insan ırkının kuzeyin ötesinde bile hala kaybolmamış özelliği...Onları öldürmeyeceğiz. Üzerimize bulaşacak kanları temizlemeye Nil'in suyu yetmez. O vücutlarının görünüşü bile hemen temiz havaya, çöle yani yuvamıza kaçma isteği yaratıyor içimizde.
Etraftaki bütün çakallar - bu arada daha uzaklardan gelen yeni çakallar eklenmişti gruba - kafalarını öne, bacaklarının arasına indirip pençeleriyle burunlarını ovuşturdular. Sanki içlerinde, sakladıkları korkunç bir tiksinti vardı, öyle ki üzerlerinden atlayıp oradan bir an önce uzaklaşmak istedim.
"Peki ne yapmak niyetindesiniz?", diye sordum. Ayağa kalmak istiyor ama kalkamıyordum. İki genç hayvan beni arkamdan sıkıca tutmuş ve dişlerini ceketimle gömleğime geçirmişti. Oturmaktan başka çarem yoktu. "Onlar sizin sağdıçlarınız," dedi yaşlı çakal, "bir saygı göstergesi olarak." "Bıraksınlar!" diye bağırdım bir yaşlı çakala, bir diğer çakallara dönerek. "Bırakırlar tabii" dedi yaşlı olanı, "eğer buysa istediğiniz. Ama bu biraz zaman alacak, çünkü adetleri olduğu üzere dişlerini çok derine sapladılar, bu yüzden çenelerini yavaş yavaş aralayacaklar. Bu arada isteğimize kulak verin." "Yaptığınız muamele isteklerinizi yerine getirmemi zorlaştırıyor." dedim. "Sakarlığımızı yüzümüze vurmayın" dedi ve şimdi o doğal hüzünlü sesini kullanmaya başlamıştı, "Biz zavallı hayvanlarız - tek sahip olduğumuz şey dişlerimiz. Yapmak istediğimiz, iyi ya da kötü, her şeyde işimize yarayan tek şey dişlerimiz." "Peki ne istiyorsunuz?" diye sordum, sadece kısmen sakinleşmiştim.
"Bayım" diye haykırdı, ve bütün çakallar ulumaya başladı. Uzaktan kulağıma bir ezgi gibi geliyordu bu daha çok. "Bayım, dünyayı ikiye ayıran bu husûmete son vermelisiniz. Atalarımızın bunu yapacak kişi olarak tarif ettikleri adamla tıpatıp aynısınız. Artık Araplar tarafından rahatsız edilmek istemiyoruz; soluyacak temiz bir hava; onlardan arınmış bir gökyüzü istiyoruz, bir Arap tarafından bıçaklanmış yatan koyunların bağırışlarını duymamayı, her hayvanın doğal yollarla ölmesini ve biz cesedin kanını iyice akıtana ve kemiklerini toplayana kadar işimize karışılmamasını diliyoruz. Temizlik, tek istediğimiz bu, sadece temizlik." O anda hep bir ağızdan hıçkıra hıçkıra ağlıyorlar, bağırıp çağırıyorlardı. "Nasıl dayanabilirsiniz böyle bir dünyada yaşamaya, asil bir yüreğe ve lezzetli sakatatlara sahip olan siz. Pislik onların hem beyazı hem siyahı, korkunç sakallarını, göz yuvalarını görmek kusma isteği yaratır anında. Ve kollarını kaldırdıklarında, kapkara cehennemi görürsünüz koltukaltlarında. Ve işte bu yüzden, bayım, işte bu yüzden o her şeye gücü yeten ellerinizle bu makasları kullanarak boğazlarını bir çırpıda kesmelisiniz." Kafasını yana doğru silkti ve anında azı dişinde yılların pasını üzerinde taşıyan eski bir makasla bir çakal yaklaştı.
"Hah, nihayet makas çıktı ortaya, tamam bırakın artık!" diye bağırdı karavanımızın, bize doğru yaklaşmış ve şimdi de elindeki kırbacı savuran Arap lideri.
Çakallar telaş içinde kaçıştılar, ama uzakta bir yerde tekrar bir araya geldiler, bir sürü hayvan birbirlerine bitişmiş ve kaskatı kesilmişlerdi, öyle ki sanki dar bir kalemin içine tıkıştırılmışlardı ve etraflarında bataklık ışımaları oynaşıyordu.
"Demek siz de görüp dinlediniz bu gösteriyi ha, bayım?", dedi Arap çekingen ırkının izin verdiği ölçüde neşeyle gülerek. "Demek hayvanların ne istediklerini biliyorsunuz," diye sordum. "Tabii ki, bayım," diye cevap verdi. "Bunu bilmeyen yoktur-Araplar varoldukları sürece bu makaslar sonsuza dek çöllerde bizimle beraber geleceklerdir. Her Avrupalıya teklif ederler bu işi, her Avrupalı, Kader'in onlar için seçtiği doğru kişidir. Umutlandıkları şey deli saçması. Bu hayvanlar kaçık, tam kaçık. İşte bu yüzden onları seviyoruz; onlar bizim köpeklerimiz, sizin herhangi bir köpeğinizden çok daha iyi bu köpekler. Şimdi şunu izleyin. Dün gece bir deve öldü ve onu buraya getirttim."
Dört adam ağır kadavrayı getirip önümüze attılar. Yere daha düşmeden çakalların sesleri duyulmaya başladı. Sanki görünmez bir iple çekiliyorlarmış gibi her bir tanesi toprakta göbekleri üzerinde sürünerek yaklaştı. Arapları, onlara olan nefretlerini unutmuşlardı ve buram buram kokan kadavra her şeyi altüst etmiş, onları büyülemişti adeta. Bir tanesi çoktan devenin boğazına yapışmış, dişlerini doğrudan atar damara saplamıştı. Tıpkı umutsuzluğuna eşlik eden kararlılığıyla bir yangını söndürmeye çalışan hırçın bir pompa gibi, vücudundaki her bir kas olduğu yerde seğiriyordu. Bir anda hepsi leşin tepesine üşüşmüş, dağ gibi yükselmiş ve ortaklaşa çalışmaya başlamışlardı.
Sonra karavan rehberi sivri kırbacını üzerlerine doğru savurdu. Kafalarını kaldırıp kendilerinden geçmiş bir halde karşılarında duran Arap'ı gördüler; kırbacın yüzlerine batışını hissettiler; sıçrayıp geriye doğru koşarak uzaklaştılar. Ama devenin kanı hala birikinti halinde yerde duruyor, kokusu havaya yayılıyordu, ve kadavra birçok yerinden parçalanmış haldeydi. Dayanamayıp tekrar geri geldiler. Rehber kırbacını tekrar havaya kaldırmıştı ki onu kolundan tuttum. "Haklısınız, bayım," dedi. "kendi hallerine bırakalım; ayrıca, kamptan ayrılma vakti de geldi. Neyse, gördünüz işte. Harikulade yaratıklar, değil mi? Ve nasıl da nefret ediyorlar bizden!"
Cuma, Aralık 29, 2006
Kırmızı
Durakladı. Başta şoka girdiğini sandı, ama hayır, girmemişti. Ayrımına varamıyordu bunun. Bembeyaz gün, perdenin aralığından sızmak üzereydi. Etrafında dün akşam hokkabazlık yapan yağmacı, arsız gürültünün sonsuza dek kesildiğini, daha da ilginci buna kendisinin sebep olduğunu hissediyor ama hala anlam veremiyordu. Evet, ellerine bakabilse, indirebilse gözbebeklerini, görecekti herşeyi ve kolları, bacakları çığlık çığlığa dehşet içinde kaçışacaktı belki. Şimdi şokta olduğundan emindi. Yelkovanın çıkardığı sesi ilk defa böyle düzenli ve kusursuz duyabiliyordu.
Neden sonra, bakarsa bu yükü kaldırabileceğine, aklını yitirmeyeceğine güvenerek gözlerini, ağarmakta olan perdelerden kırmızı avuçlarına doğru çevirdi. Kırmızının, hayatında gördüğü en canlı tonuydu bu, ki kırmızının çok dikkat çekici bir renk olduğunu düşünür, sevmezdi bu rengi. Dikkat çekici biri değildi. Ama hayır, bu kırmızı diğer kırmızılardan farklı, parlayışında yaşayan bir şeylerin emaresi olan bir renkti adeta ve yine sanki aslolan, ideal kırmızı buydu da diğer kırmızılar ancak aciz insan duyusunun tadabileceği aciz kırmızılardı diye düşündü. Sol elindeki ekmek bıçağının üzerindeki kırmızı da daha az canlı değildi avuçlarına kıyasla ve bütün bu olanların - ne olduğunu anlayabilmiş değildi - sebebi bu bıçaktı muhtemelen.
Pencereden sızan gün ışığı iyiden iyiye aydınlatmaya başladı odayı. Yüzünü sağ tarafa çevirdiğinde orta yaşlı bir kadının hareketsiz, muhtemelen bilinçsiz bir şekilde yattığını farketti. Bu kadının sabahın bu saatinde zeminde bilinçsizce yatıyor olmasından daha ilginç bir özelliği vardı ki enikonu karıştırdı adamın kafasını: Kafası vücudundan ayrıydı. Başının boynundan ayrıldığı bölge tıpkı adamın elindeki kırmızı gibi, hatta en az onun kadar canlı bir kırmızılıkla ışıldıyordu. Tanrım! Ressamlar bu rengi görse delirirdi herhalde. Ve bu rengi ilk keşfeden o olduğuna göre - yerde uzanan kadın bilinçsiz olduğu için o sayılmazdı - o da bir sanatçıydı artık. Sanatı böyle etkin bir şekilde icra etmenin zevkini ilk kez tadıyordu. Gözleri bu parlaklık ve gerçeklikle kamaşmış bir haldeyken küçük bir soru da kemirmiyor değildi zihnini: "Kimdi bu kadın? Ve evde onunla birlikte bir kişi daha olması gerekmiyor muydu sanki?" Bu ikinci soruyu sorar sormaz sol tarafa bakıverdi ki orada da yine o harikulade parlaklığın farklı bir halini görecekti. Sanki kırmızı boya, bir fırçayla yere sürülmüştü. Ama resimle şimdiye kadar pek arası olmadığından bir fırçası olmadığına da emindi. Sağ tarafındaki kadını ve bu kadının kim olduğu sorusunu bir tarafa bırakıp ayağa kalktı ve yere (fırçayla) sürülmüş kırmızı boyanın nereye kadar gittiğine bakmak için soldaki odaya açılan kapıyı araladı. İnsanların odasına kapıyı çalmadan girmek kabalıktı. Garip..bunu kendinden yüksekteki birilerinin sürekli ona söylediğini anımsıyordu, ama söyleyenin yüzü buğuluydu hep. Neyse ki yerde yatan kadın görememişti onu. İçeri girdiğinde odanın en uç noktasında, kırmızı rengin bittiği yerde başka birinin yüzüstü yattığını gördü. Bir fırça gibi boyayı yere sürmüş, odanın sonuna geldiğinde de öylece kalakalmış gibi yatıyordu. Bir soru cevaplanmış, başka bir soru peydah olmuştu şimdi, dün akşamki ikinci kişi bu olmalıydı, ama peki bu kimdi?
Hep şikayet ettiği migren ağrısı sağ gözüyle burnu arasına yerleşti ve adama layıkıyla acı çektirebilmek için tüm gücüyle nüfuz etmekten geri durmadı. Odadaki iki yataktan birine bırakıverdi kendini ve gözlerini tavana dikti. O anda ilginç bir şey oldu: hiçbir şey düşünmüyordu. Bunu daha önce denemişti ama zihnine sızan küçük imgeleri, hareketleri engelleyememişti ne yaparsa yapsın. Şimdi kafası tamamen boş, gerçeklikten ve tıpkı daracık vücuduyla bir ineği yutabilen piton gibi içindeki bütün güzel duyguları öğüten kargaşadan uzaktı. Etrafına ne kadar anlam veremese de bir şeylerin değiştiği kesindi. Yıkanmış ama kurulanmamış bir çamaşır gibi buruşuk, yeniden doğuşun yorgunluğunu üzerinden atamamış gibi bir hali vardı. Dikkat çekici birisi değildi...en azından öyle sanmıştı şimdiye kadar.
Bu değişikliği kutlamalıydı. Odadan çıktı, salonda ne işi olduğuna anlam veremediği elma tabağını mutfağa geri götürdü. Odasına çeki düzen verip kapıya yöneldi. S.'nin yanına gitmek istiyordu. Malum S., anne veya baba olmayan ama onlara duyulan sevginin şekil veya biraz da yön değiştirmiş halinin, daha tekinsizinin duyulduğu insanlardandı ama ona gitmek zorunda hissediyordu kendini. Karşı cinsten olan S. bu değişimi farkedecekti muhakkak, ve adamı, takdir edebilecek kadar da tanıyordu. Hala uyanamamış apartmanın üst katlarından aşağıya doğru yaklaşan bir çift ayak sesi duydu ve nedense bu ayaklara görünmemek için çevik bir hareketle kendini ön kapıya attı.
Aylardan ekim olmasına rağmen üzerinde ince bir gömlek vardı sadece. "Bu havada böyle dolaşılmazdı", biliyordu ama bunu umursamadığında ne olacağını bilmiyordu henüz. Hafif bir üşümeyle birlikte yoğun bir mutluluk duygusu kaplamıştı şimdi vücudunu. S.'yi uzun zamandır görmediğini hatırladı, aralarında bir tartışma olmuşsa bile bunu bilmiyordu, bu kötüydü. Hiçbir şey olmamış gibi davranan insanlardan tiksinmişti hep. Banklardan birine oturdu ve gelip geçenleri izledi. S. ile son konuşmalarını hatırlamaya çalıştı. S. ağlıyor, hıçkırıkların arasında kaybolan kelimeleriyle bir şey anlatmaya çalışıyordu. Hatırlayamadığı bunca şeyden sonra bir de bu kelimeleri çözmeyi bekleyemezdi, beklemedi. Öyle ya da böyle oraya gitmesi gerektiğini düşündü, ayağa kalktı ve önünde giden baba kızı takip etmeye başladı. Kırmızı elbisesiyle zıplayarak yürüyen kız, babasından öyle kısaydı, ona ulaşmak, onun dikkatini çekmek için öyle çok çaba sarfediyordu ve baba, kızına karşı o kadar kayıtsızdı ki bu ilişkiye anlam veremiyordu tam olarak. Sonunda baba nedense kızı tutup kucağına aldı. Şimdi gözleri aynı seviyeye gelmiş, kızın tantanası kesilmişti. Tek derdi yükselmekmiş, diye düşündü adam. Bir süre sonra kızla babasının saptığından farklı bir yola saptı. Onlar trafiğin aktığı yola dönerken, adam deniz kenarına, S.'nin kulübeden bozma evine giden köy yoluna girdi.
Sol tarafından yürüdüğü yolun sağ tarafından yaşlı bir kadın ona doğru elinde beyaz bir kovayla yaklaşıyordu. Şehirde uyanmamış sabah, burada çoktan günlük işlerine başlamış, cıvıldıyor, havlıyor, şırıldıyor, tıkırdıyor, çıtırdıyor, hışırdıyordu...zaten hiç uyumamış gibiydi ama uykusuz da görünmüyordu hiç. Kadın önüne bakarak adamın yanından geçti gitti. Adam orada olsa da olmasa da yine aynı küçük hareketlerle uzaklaşacakmış gibi korkunç bir sonsuzluk hissi bırakıyordu arkasında. Yaklaşık beşyüz metre daha yürüdüğünde S.'nin kulübesini aşağıda görebildi. Görünüşüyle her an yıkılacağina dair bir tedirginlik, şimdiye kadar yıkılmamış olmasıyla garip bir güven veren bir kulübeydi bu. Kulübeye inen yol düz bir şekilde yürünemeyecek kadar çakıllı ve eğimliydi ve kulübeye gitmek için başka bir yol olmadığı için o yamaçtan inmekten başka çaresi yoktu. Dizlerini büküp sağ avcunu toprakla buluşturdu. Elini yamacın başladığı yerden kurtarmasıyla ayağının bir taşa takılması aynı ana denk geldi ve kulübeye yaptığı yolculuk bir süre için kendi kontrolünden çıktı. Köy uzaklaşıyor, kumsal yaklaşıyordu. Beş saniye içinde kumsala sert bir düşüş yapmış, hala köy sınırlarında olmasına rağmen köyden çok uzaklaşmıştı. Kapısı denize bakan kulübeyi arkadan görebiliyordu şimdi. Öne doğru yürüdü, her adımda milyonlarca kum tanesini gömerek. Kapı ardına kadar açıktı ve denizin getirdiği rüzgarı alabildiğine içine çekiyordu. Kapıya doğru yaklaştı, kapının önüne geldiğinde iç duvarın sabahki kırmızıya boyanmış olduğunu gördü. Ama S. içeride değildi. Nerede olabilirdi ki? Hatırlayabilseydi aralarında son olan biteni! S.'yi düşünürken bir yandan gözünü duvarın parlaklığından alamıyordu. Er geç geri dönecek kulübesine, diye düşündü ve onu orada beklemeye karar verdi. Sağ taraftaki sedire uzandı ve o anda rüzgar kulübenin kapısını tüm gücüyle çarptı. S.'nin geleceğinden o kadar emindi ve duvarın rengine bakmaktan o kadar zevk alıyordu ki, üzerine çöken rahatlık ve denizin, köpükleriyle söylediği ninni gözkapaklarını ağırlaştırdı. Oracıkta uykuya daldı, ne de olsa S. gelince uyandırırdı onu.
-----------------------------------------------------------
Orta yaşlı kadın yataktan yeni kalkmış, saate bakıyordu. Öğleden sonrayı biraz geçmişti. Mutfaktan gelen su sesine doğru yürüdü ve bir tabağı yıkayan kızına ilişti gözleri. Kelimeleri esnemesiyle karıştırarak, "Günaydın kızım." dedi, "Ne bu salonun hali böyle?"
"Bizimki dağıtmış yine n'olacak, sonra da çıkıp gitmiş dışarı işte." diye rapor verdi gözlerini yaptığı işten kaldırmadan. Kadın, bir eli alnında, salondaki palete, fırçaya ve oraya buraya sürülmüş boyalara bakarak iç geçirdi artık çoktan doğmuş günün üzerine: "Hiç değişmeyecek bu çocuk, hem de hiç."
Cuma, Ekim 20, 2006
normalden farkli farkliyla ayni olmak
farklılık sanrısına kapılmış olmak. söz konusu farklılığın ironik ama itiraf etmesi güç bir biçimde "popüler olan"la elele gidişini göz önüne alarak, "yarıcahilliğin cahillikten daha tehlikeli oluşu" örneğinde olduğu gibi en tehlikeli farklılık olduğunu, zira farklı olduğunu sanmanın aynı olmaktan çok daha acınası bir mevki olduğunu belirtmek gerekir. uç derecesinde mal olarak fark yaratmaktır urducası.
------------------------
okul başladı. aslında başlayalı çok oldu, ayrıca buraya yazma gereği duymadım. bu sene farklı bir şeyler yapmak istiyorum. somut bir şeyler. çeviri projesi başlattık şu ara. kısa öykü çevirip piyasanın "nedir ne değildir"ini görmeyi planlıyoruz diyeyim, ne dersem doğruluk oranı düşük olacak çünkü. neyse, böyle işte. hadi görüşürüz.
Cumartesi, Temmuz 01, 2006
yıllar önce bir gün yine tıraş olmak için berbere gitmeye karar veririm. kararım kesindir: kafa kazıtılacaktır. bir ergen için bu, verilmesi uzun ve sancılı bir süreç gerektiren bir karar aslında, dış görünüşün neredeyse her şey olduğu bir dönem olduğunu kabul edersek ergenliğin. velhasıl kendi irademle kafa kazıtma dönemimin daha başlarındayım o zaman, bana bu etkinlikte gereken özgüven henüz %100lük boyuta ulaşmamış. ama saçımın başımdaki saltanatına son verecek olan berber kişinin üzerindeki, neredeyse herkes tarafından tanınıyor ve seviliyor olduğunu bilmenin verdiği rahatlık dikkatimi kendi dış görünüşümden bu insana yöneltmiştir mütemadiyen. adı mustafa'ydı berberin, isim vermek gibi olmasın. saç keserken bir yandan rakı içen ve gören herkesin, bunun, işini yapmasına zerre engel olmayacağını bildiği bir insandı bu, kışın balık ızgara-rakı ziyafeti çeker dükkanda ki bu 10 yaşındaki oğlunu tıraş olması için berbere bırakan annenin içine dert olmazdı hiç bir şekilde. dükkanı onun krallığıydı sanki, içeri giren herkesi daha ilk saniyede tanıdık kategorisine sokar, herkesle dilediğince diyaloğa girme hakkını - kötü niyetli olmadığını bildiğim bir şekilde - kendinde görürdü. tıraş olmak için tam öğle vaktini seçmişseniz mesela, yemeğini bitirene kadar beklemek zorunda olacağınız gerçeğinin yarattığı sıkıntıyı sizi yemeğe davet ederek bir anda unutturabilirdi.
ben içeri girer ve sıramı beklemeye başlarım. her türlü mekanda bulunması olası, mekanın okunabilecek şeyler de barındırıyor olduğu mesajndan başka bir mesaj vermeyen ve zaten genelde kimse tarafından okunmayan turistik dergilere göz gezdirmeye başlarım sıkıntımı asgari düzeyde de olsa gidermek için. önünde oturduğum berber koltuğundaki orta yaşlı ve kilolu amcanın tıraşı bitmek üzeredir, mustafa abi radyoda çalan kadının sesiyle dalga geçerken. derken yüzünü bana çevirir ve, "gel" der. gider otururum koltuğa, "kazınacak" derim kafasını sallar.
mustafa abi'nin olabildiğince müstehcen resimlerle donanmış bir dükkanı olduğunu herkes bilir. içinde geçtiği diyalogların değinilmezse olmaz konusudur bu hatta. ama koltuğa oturduktan sonra karşımdaki aynadan yansıyan yani arkamdaki duvarda asılı duran bir resim görürüm. ve bu resim benliğimi öylesine bir çeviklikle sarar ki ve bir müşteri olarak dükkandaki varlığımı öylesine "çoktan" unutmuşumdur ki, saçlarımın nasıl bir süreçten geçerek "0 numara" mertebesine eriştiğine bile zerre dikkat etmem:
"vücudunun sadece üst kısmı görünen bir kadın. sol elinde bir kuş yuvası. sağ elinin serçe parmağını dudaklarına götürmüş. vücuduna yapışmış dallar ve kuş tüyleri."
bütün dikkatimin hüznünü ancak bir süre sonra farkedeceğim bir şekilde bu resme kayması belki de bu resmin, bu kadını görebileceğim tek yer olarak düşünmemdi. ya da bu kadını bu şekilde görebileceğim tek yer, bu kadın bu resimle vardı. resmin hemen altında "pirelli" yazıyordu ve ben pirelli takvimlerinin ününü çok geçmeden öğrenecektim. ama resmin güzelliği arkamda - karşımda - gittikçe büyürken, ben her saniye daha çok saç kaybediyor, daha "çirkinleşiyordum."
ergenin tekiydim. ve mustafa abi'nin elleri istemediğim bir şeyi yapıyorlardı artık.