Nüshalar
James Joyce
Telefon sinirli bir şekilde çaldı ve Bayan Parker cevap vermeye gittiğinde kızgın bir ses yırtıcı bir Kuzey İrlanda aksanıyla bağırdı:
"Farrington'ı buraya gönder!"
Bayan Parker makinesinin başına döndü ve masasında yazı yazan bir adama seslendi:
"Bay Alleyne seni yukarı çağırıyor."
Adam, sadece nefesi duyulacak şekilde söylenerek "Canı cehenneme!" dedi ve ayağa kalkmak için sandalyeyi geriye itti. Ayağa kalktığında uzun boylu ve yapılı olduğu görülüyordu. Koyu şarap rengi, sarkık bir yüzü, kahverengi bıyığı ve kaşları vardı: gözleri hafif çıkıktı ve ak kısımları bulanıktı. Tezgahın kapağını kaldırdı, müşterileri geçerek ağır adımlarla bürodan dışarı çıktı. Üzerinde Bay Alleyne yazılı bir pirinç tabaka asılı kapının bulunduğu ikinci sahanlığa gelene kadar ağır adımlarla üst kata çıktı. Orada durakladı, yorgun ve gergin bir vaziyette püfledi ve kapıyı çaldı. Tiz ses haykırdı:
“Gir!”
Adam Bay Alleyne’in odasına girdi. Aynı anda Bay Alleyne, temiz, tıraşlı yüzüne altın çerçeveli gözlük takmış bu küçük adam, kafasını bir tomar evrakın arasından yukarı kaldırdı. Kafası o kadar pembe ve saçsızdı ki, evrakların üzerinde kestiren bir yumurtayı andırıyordu. Bay Alleyne hiç vakit kaybetmedi:
“Farrington? Bu ne demek oluyor? Neden sürekli senden şikayet etmek zorunda kalıyorum? Mümkünse Bodley ve Kirwan arasındaki o kontratın kopyasını neden hazırlamadığını sorabilir miyim? Saat 4’e kadar hazır olması gerektiğini söylemiştim.”
“Ama efendim Bay Shelly dedi ki –“
“Ama efendim Bay Shelly dedi ki...Zahmet olmazsa dikkatinizi Bay Shelly’nin dediklerine değil benim dediklerime verin, efendim. İşten kaytarmak için sürekli bir mazeretin var. Sana şunu söyleyeyim, eğer kontratın kopyası bu akşama kadar hazır olmazsa konuyu Bay Crosbie’ye açacağım...Anlıyor musun beni?”
“Evet, efendim.”
“Anlıyor musun?...Aa, ve bir konu daha var! Duvara konuşmamla sana konuşmam arasında hiç fark yok galiba. Şunu kafana sok, öğle tatilin bir buçuk saat değil, yarım saat. Kaç çeşit yemek istersiniz efendim, söyleyin de bilelim?...Beni anlıyor musun?”
“Evet, efendim.”
Bay Alleyne kafasını tekrar kağıt tomarlarının içine gömdü. Adam, Crosbie & Alleyne mevzusunu açmış olan cilalı kafatasına gözlerini dikmiş bakıyor, durumun ciddiyetini ölçüyordu. Bir öfke spazmı boğazını bir anlığına yakaladı ve ardında keskin bir susuzluk hissi bırakarak kayboldu. Adam bu hissi anımsadı ve bu akşam iyice kafayı çekmesi gerektiğini hissetti. Ayın ortası geçmişti ve eğer kopyayı zamanında hazır edebilirse Bay Alleyne ona bir ikramiye verebilirdi. Olduğu yerde duruyor, kağıt tomarının üzerindeki kafaya gözlerini dikmiş bakıyordu. Ansızın Bay Alleyne kağıtları karıştırmaya başladı, bir şey arıyordu. Sonra, sanki o ana kadar adamın varlığından habersizmiş gibi kafasını tekrar havaya kaldırdı ve konuştu:
“Ee? Bütün gün dikilecek misin orada? Aynen dediğim gibi Farrington, çalışmamak için elinden geleni yapıyorsun!"
“Bekliyordum ki..”
“Anlaşıldı...beklemene gerek yok. Aşağı in ve işine dön.”
Adam ağır adımlarla kapıya doğru yürüdü ve odadan dışarı çıkarken Bay Alleyne’in, eğer kontratın kopyalarını bu akşama kadar hazırlamazsa Bay Crosbie’nin bunu öğreneceğini söyleyişini duydu.
Alt kattaki ofisine, masasının başına döndü ve kopyalanması gereken kağıtları saydı. Kalemi eline aldı, mürekkebe batırdı ama yazdığı son sözcüklere aptalca dikmişti gözlerini: "Hiç bir durumda, adı belirtilen Bernard Brodley..." Akşam oluyordu ve birkaç dakika içinde gaz lambasını yakacaklardı: o zaman yazardı. Boğazındaki susuzluğu dindirmesi gerektiğini hissetti. Masasından kalktı, aynen önceki gibi tezgahı kaldırdı ve ofisten dışarı çıktı. Dışarı çıkarken ofis müdürü sorgularcasına bir bakış attı.
"Bir şey yok, Bay Shelley," dedi adam, parmağıyla gideceği istikameti gösterirken.
Ofis müdürü gözünü şapka askılığına çevirdi, ama şapkaların orada durduğunu gördü ve tepki vermedi. Sahanlığa vardığında adam cebinden bir bere* çıkardı, kafasına geçirdi ve eğreti basamaklardan aşağı hızla koşarak indi. Sokak kapısından, caddenin köşesine giden yolun ortasına doğru gizlice yürüdü ve aniden bir binanın kapı girişine daldı. Artık O'Neill'in dükkanındaki karanlık bölmesinde güvendeydi ve koyu şarap veya koyu kırmızı et gibi kızarmış suratıyla, bara bakan küçük pencereyi doldurarak bağırdı:
"Hey, Pat, bize bir yirmibeşlik getirsene dostum."
Papaz yardımcısı bir bardak koyu bira koydu önüne. Adam birayı bir dikişte bitirdi ve kimyon(1) getirmelerini istedi. Cebinden bozukluğu çıkarıp tezgahın üzerine bıraktı ve o karanlıkta bozukluğu arayan papazı arkasında bırakarak tıpkı dükkana girişinde olduğu gibi sinsice dışarı çıktı.
Kalın bir sis tabakasının eşlik ettiği karanlık, Şubat alacakaranlığı ve Eustace Sokağı'nın lambaları üzerinde yükseliyordu. Adam ofisin kapısına ulaşana kadar evleri takip ederek yürüdü, kopyaları zamanında bitirip bitiremeyeceğini merak ediyordu. Merdivende burnunu kekremsi bir parfüm kokusu karşıladı: belli ki o O'Neill'in barındayken Bayan Delacour gelmişti ofise. Beresini tekrar alıp cebine koydu ve dalgın bir tavır takınarak tekrar ofise girdi.
Ofis müdürü "Bay Alleyne seni çağırıyordu," dedi sertçe, "neredeydin?"
Adam gözlerini tezgahın önünde bekleyen iki müşteriye çevirdi oradaki varlıkları onu cevap vermekten alıkoyuyormuş intibası yaratmak ister gibi. Müşterilerin ikisi de erkek olduğu için ofis müdürü rahatça gülüverdi.
"Bu numarayı biliyorum," dedi. "Bir günde beş kez, biraz...Neyse, kafanı toplayıp Delacour meselesiyle ilgili kopyaları Bay Alleyne'e bir an önce götürsen iyi edersin."
Topluluk içinde bu şekilde hitap edilmek, hızla merdivenlerden çıkışı ve bir dikişte bitirdiği bira adamın kafasını bulandırmıştı ve istenen şeyleri hazırlamak için masasına oturduğunda kontratın kopyasını beş buçuktan önce hazırlamanın ne derece imkansız olduğunu idrak etti. Karanlık nemli gece yaklaşıyordu ve o bunu birahanede, gaz lambasının ışığı ve birbirine vuran kadehlerin ortasında arkadaşlarıyla içerek geçirmeyi arzuluyordu. Delacour'la ilgili yazışma evraklarını alıp ofisten dışarı çıktı. Bay Alleyne'in kayıp olan iki mektubu farketmemesini umuyordu.
Parfümün kekremsi, acı kokusu Bay Alleyne'in odasına kadar yayılmıştı. Bayan Delacour bir Yahudiyi andıran orta yaşlı bir kadındı. Bay Alleyne'in ondan hoşlandığı dedikodusu dolanıyordu etrafta, ya da parasından. Sık sık ofise uğrar, uğrayınca da uzun uzun otururdu. Orada, Bay Alleyne'in masasının hemen yanında parfümünden yayılan kokular arasında oturuyor, şemsiyesinin sapını ovuşturuyor, şapkasının kocaman siyah tüylerini yukarı aşağı sallıyordu. Bay Alleyne yüzünü ona dönebilmek için sandalyesini çevirdi ve sağ ayağını havalı bir biçimde sol dizinin üzerine koydu. Adam mektupları masaya bıraktı ve saygıyla selam verdi ama selamını ne Bay Alleyne ne de Bayan Delacour farketti. Bay Alleyne parmağını mektubun üzerinde tıklattı ve sonra "Tamam, gidebilirsin." der gibi adama doğru salladı.
Adam alt kattaki ofise döndü ve tekrar masasına oturdu. Yine eksik cümleye dikti gözlerini: "Hiç bir durumda, adı belirtilen Bernard Bodley..."
ve son üç kelimenin aynı harfle başlıyor oluşunun ne kadar garip olduğunu düşündü. Ofis müdürü, mektupları asla yetiştiremeyeceğini söyleyerek Bayan Parker'ı sıkboğaz etmeye başladı. Adam aletin çıkardığı sesi birkaç dakika boyunca dinledi ve sonra kopyaları bitirmek üzere işine döndü. Ama kafası dingin değildi, aklı, birahanenin parıltı ve uğultularındaydı. Bu gece, ağız yakan kokteyllerin gecesiydi. Kopyalarıyla uğraşmaya devam etti, ama saatin kadranı beşi vurduğunda hala yazması gereken ondört sayfası vardı. Canı cehenneme! Zamanında bitiremezdi. Bağıra bağıra lanet okumak, bir şeyi sertçe yumruklamak istiyordu. Öyle öfkelenmişti ki Bernard Bodley yerine Bernard Bernard yazdı ve yeniden başlamak zorunda kaldı.
Büroyu tek başına boşaltabilecek kadar güçlü hissetti kendini. Vücudu bir şeyler yapmak, hışımla dışarı çıkıp oraya buraya saldırmak için kıvranıyordu. Hayatının tüm onur kırıcılığı, kızgınlığına kızgınlık ekliyordu...Kasiyerden özel olarak bir ikramiye isteyebilir miydi? Hayır, kasiyer olmazdı, hem de hiç: ikramiye vermezdi...Çocuklarla nerede buluşacağını biliyordu: Leonard, O'Halloran ve Nosey Flinn. Duygusal mizacının barometresi isyan etmeye ayarlanmıştı.
İmgelemi onu dış dünyadan öylesine soyutlamıştı ki adının çağrıldığını ikinci seferde duyabildi. Bay Alleyne ve Bayan Delacour tezgahın arkasında dikiliyorlardı ve bütün memurlar bekleyiş içinde bu tarafa dönmüşlerdi. Adam masasından kalktı. Bay Alleyne kayıp iki mektupla ilgili görevi suistimal nutuğuna başladı. Adam mektuplar hakkında hiçbir şey bilmediğini ve kopyaları güvenilir bir şekilde bitirdiğini söyledi. Nutuk devam etti: öyle acı ve şiddet doluydu ki adam yumruğunu karşısında duran cücenin kafasına indirmemek için zor tutuyordu kendini.
"Başka herhangi iki mektup hakkında bir bilgim yok," dedi ahmakça.
"Bir-bilgin-yok. Tabii ki bir bilgin yok," dedi Bay Alleyne ve yanındaki kadının onayını alır gibi ona baktıktan sonra ekledi, "Söyle bana, beni salak yerine mi koyuyorsun? Beni koca bir salak mı sanıyorsun?"
Adam, kadının suratından yumurta kafaya çevirdi gözlerini, sonra tekrar kadına; ve neredeyse kendi de farketmeden, dili doğru zamanlamayla bulmuştu cevabı:
"Bu sorunun," dedi, "bana sorulmak için uygun bir soru olduğunu düşünmüyorum, efendim."
Memurların nefes alış verişleri bir anlığına durdu. Herkes şaşkınlık içindeydi (nüktedan sözlerin sahibi de diğerlerinden daha az şaşırmamıştı.) ve iri yarı sevimli birisi olan Bayan Delacour ağzını yayarak gülümsemeye başladı. Bay Alleyne'in kıpkırmızı yüzü bir yaban gülünün rengini aldı, ağzının kenarları ise bir cücenin hırsıyla seğiriyordu. Yumruğunu, elektrikli bir aletin tokmağı gibi titreşmeye başlayana kadar adamın yüzünde salladı:
"Seni küstah haydut! Seni küstah haydut! İşini bitireceğim senin! Gör bak! Ya küstahlığın için benden özür dileyeceksin ya da ofisten defolup gideceksin! Buna emin ol, ya özür dileyeceksin ya da işi bırakacaksın!"
Ofisin karşısındaki bir kapı boşluğunun önünde durmuş kasiyerin tek başına çıkıp çıkmayacağını görmek için ofisi gözetliyordu. Bütün memurlar çıktı ve sonunda kasiyer ofis müdürü ile birlikte göründü. Yanında ofis müdürü varken ona bir şey söylemenin yararı yoktu. Adam durumunun yeterince kötü olduğunu hissetti. Küstahlığı için Bay Alleyne'den onursuzca özür dilemeye zorlanmıştı ama aksi takdirde ofisin kendisi için nasıl bir arı kovanına döneceğini de biliyordu. Bay Alleyne'in ofiste kuzenine yer açmak için küçük Peake'i ofisten nasıl attırdığını hatırlıyordu. İçi yabanilik, susuzluk ve intikam duygusuyla dolmuştu, kendine ve diğer herkese karşı öfkelenmişti. Bay Alleyne artık ona nefes aldırmaz, hayatını cehenneme çevirirdi. Bu akşam kendisini basbayağı aptal konumuna düşürmüştü. Şu dilini sıkı tutamaz mıydı? Ama baştan beri tutmamışlardı birbirlerini, o ve Bay Alleyne, ta onu Higgins ve Bayan Harker'ı eğlendirmek için Kuzey İrlanda aksanıyla komiklikler yaparken yakaladığı günden beri: bu herşeyin başlangıcıydı. Higgings'ten para isteyebilirdi, ama elbette Higgins'in kendine ait birşeyi bulunmazdı. Bakmak zorunda olduğu iki kuruma sahip olan bir adam, tabii ki veremezdi..
Vücudunun tekrar birahanenin rahatlığına can attığını hissetti. Sis onu dondurmaya başlamıştı ve o O'Neill'in Yeri'nde Pat'ten para koparıp koparamayacağını düşündü. 5 peniden fazla koparamazdı - ve 5 peni de bir işe yaramazdı. Ama o veya bu şekilde bir yerlerden para bulmalıydı: son bozukluğunu biraya harcamıştı ve birazdan saat, para bulmak için çok geç olacaktı. Saatinin zinciriyle oynarken birdenbire aklına Terry Kelly'nin Flynn Sokağı'ndaki rehin bürosu geldi. İşte buydu! Bunu neden daha önce düşünmemişti ki?
Temple Bar'ın bulunduğu dar sokaktan aceleyle yürüdü, canları cehenneme diye mırıldanıyordu, çünkü bu akşam kendisi felekten bir gece çalacaktı. Terry Kelly'nin ofisindeki memur 5 şilin teklif etti ama emanetçi 6 şilin vermeye razı geldi, ve her halukarda 6 şilin gerçek anlamda işini görecekti. Rehin bürosundan neşeli bir şekilde ayrıldı, bozuklukları parmaklarının arasında silindir şeklinde kaydırıyordu. Westmoreland Sokağı işten eve dönen erkek ve kadınlarla kaynıyordu ve yırtık pırtık giysili veletler gazetede akşam baskısında yazanları haykırıyorlardı. Adam manzaraya gururlu bir memnuniyetle bakarak ve !ofis kızlarını! kendinden emin bir biçimde dikizleyerek kalabalığın arasından geçti. Kafası tren düdüğü sesleri, tramvay gürültüleriyle dolmuştu ve burnu kokteylin kıvrıla kıvrıla yayılan kokusunu daha şimdiden alabiliyordu. Yürürken kafasında olayı çocuklara nasıl anlatacağını kurdu:
"Sonra ona baktım -- fiyakalı bir şekilde, bilirsiniz, ve yanındaki kadına. Sonra ona tekrar baktım -- acele etmiyordum, bilirsiniz. Ve dedim ki, "bu sorunun bana sorulmak için uygun bir soru olduğunu düşünmüyorum."
Nosey Flynn, Dave Byrn'in barında, her zamanki köşesinde oturuyordu ve hikayeyi duyduğunda bunun duyduğu en zekice hikaye olduğunu söyleyerek kadehini Farrington'a kaldırdı. Farrington da ona karşılık içkisini yudumladı. Bir müddet sonra O'Halloran ve Paddy Leonard geldiler ve hikaye bir defa da onlar için anlatıldı. O'Halloran kadehini kaldırdı ve Fownes Sokağı'ndaki Callan'ın bürosundayken ofis müdürüne nasıl cevap verdiğini anlattı; ama verdiği cevap köy şiirlerindeki özgürlükçü çobanlarınkiler gibi olduğundan, hikayesinin Farrington'ınki kadar zekice olmadığını kabul etmek zorunda kaldı. Bunun üzerine Farrington çocuklara içkilerini tazelemelerini söyledi.
Tam içkilerini söylerlerken kim gelse beğenirsiniz, Higgins! Elbette o da oturup diğerlerine eşlik edecekti. Adamlar hikayeyi bir de onun ağzından dinlemek istediler ve o büyük bir coşkuyla anlatmaya başladı, çünkü beş küçük acı viskinin görüntüsü çok heyecanlandırmıştı onu. Bay Alleyne'in yumruğunu Farrington'ın yüzüne doğru savuruşunu gösterdiğinde herkes kahkahaya boğuldu. Sonra Farrington'ın taklidini yaptı, "Ve benim kanka da buradaydı, tıpkı istediğiniz gibi," dedi, Farrington gülerek ve arada bir alt dudağının yardımıyla bıyığındaki başıboş içki damlalarını temizleyerek, çökmüş ve kirli gözleriyle kalabalığa bakıyordu.
O kadehler de bittiğinde bir sessizlik oldu. O'Halloran'ın parası vardı ama diğerlerinde yok gibi görünüyordu; ve bütün grup isteksizce dükkanı terketti. Duke Sokağı'nın köşesine geldiklerinde Higgins ve Nosey Flynn sola, diğer üçü de sağa, şehre doğru yöneldiler. Ahmak ıslatan yağmuru soğuk caddelere düşmeye başlamıştı ve Ballast Office'e vardıklarında Farrington Scotch House'a girmeyi önerdi. Bar erkeklerle doluydu ve konuşma ve kadehlerin çıkardığı gürültü etrafa yayılmıştı. Üç adam kapıda bağırıp çağıran kumarcıları geçip tezgahın köşesinde toplandılar. Hikayelerini birbirlerine anlatmaya başladılar. Leonard onları Tivoli'de akrobat ve gündelikçi sanatçı olarak çalışan Weather adlı genç bir adamla tanıştırdı. Farrington herkese birer içki ısmarladı. Weathers kendine bir viski soda söyledi. Bunun ne olduğu konusunda derin bilgiye sahip olan Farrington diğerlerine de viski soda içip içmeyeceklerini sordu, ama çocuklar Tim'e viskilerinin acı olmasını söylediler. Sohbet giderek tiyatral bir hal alıyordu. İçkileri önce O'Halloran sonra Farrington ısmarladı, Weathers bu konukseverliğin fazlasıyla cömertçe olduğunu aklından geçirirken. Onları sahne arkasına alacağına ve birkaç güzel kızla tanıştıracağına söz verdi. O'Halloran, kendisi ve Leonard'ın gidebileceğini ama Farrington'ın onlarla gelemeyeceğini söyledi çünkü o evli bir adamdı; ve Farrington kendisiyle kafa bulduklarını anlamış gibi, kirli ağırlaşmış gözleriyle kalabalığa ters bir bakış attı. Weathers son bir cila atmak için bundan sonraki içkileri kendisinin ısmarlayacağını söyledi ve daha sonra onlarla Poolbeg Sokağı'ndaki "Mulligan's"ta buluşacağına söz verdi.
Birahane kapanınca Mulligan's a gittiler. Arkadaki salona geçip oturdular ve O'Halloran herkese birer küçük viski ısmarladı. İyice çakırkeyf olmaya başlamışlardı. Farrington bir tur daha ısmarlayacaktı ki Weathers geri geldi. Bu sefer bir sert bira içmeye razı olması Farrington'ı rahatlattı. Paraları azalmaya başlıyordu ama biraz daha devam etmeye yetecek kadar vardı. Az sonra kocaman şapkalı iki genç kadın ve takım elbiseli bir adam içeri girip yakınlardaki bir masaya oturdular. Weather onları selamladı ve yanındaki gruba bu gelenlerin Tivoli'den olduğunu söyledi. Farrington'ın gözleri, kadınlardan birinin olduğu istikamete yönelmişti. Kadının görünüşünde kendine çeken bir şey vardı. Tavuskuşu mavisi müslinden uzunca bir eşarp şapkasının etrafına sarılıydı ve uçları çenesinin altında büyük bir düğümle birbirine bağlanıyordu; bileklerine uzanan açık sarı eldivenler giymişti, Farrington, sık aralıklarla ve zârafetle oynattığı dolgun koluna hayran hayran bakıyordu ve az bir zaman sonra o da bu bakışlara cevap verdi, kocaman kahverengi gözlerini görünce hayranlığı
daha da hayran olmuştu kadına. Eğik bakışları onu büyülemişti. Bir ya da iki kere Farington'a baktı ve grup salonu terkederken sandalyesine sürtünüp Londra aksanıyla "Ah, pardon!" dedi. Farrington, arkasına bakacağı umuduyla onun odadan çıkışını izledi ama istediğini alamadı. Parasızlığına ve ısmarladığı onca biraya lanet etti, özellikle viskilere ve Weathers'a ısmarladığı viski-sodaya. Nefret ettiği bir şey varsa o da otlakçılardı. O kadar kızgındı ki arkadaşlarının yaptığı sohbeti kaçırmıştı.
Paddy Leonard ona seslendiğinde sohbetin kimin en kuvvetli olduğuyla ilgili olduğunu anladı. Weathers gruba pazularını sergiliyordu ve diğer ikisinin ulusal onuru kurtarmak için Farrington'ı öne sürmesiyle dalga geçiyordu. Bunun üzerine Farrington gömleğinin kolunu sıyırdı ve pazularını etrafındakilere gösterdi. İki kol da incelendi, karşılaştırıldı ve sonunda bir karşılaşma yapılmasına karar verildi. Masanın üzeri temizlendi ve iki adam birbirlerinin ellerini sıkıca tutup dirseklerini masada sabitledi. Paddy Leonard "Başla!" deyince her biri diğerinin elini masaya yatırmak için zorlayacaktı. Farrington'ın çok ciddi ve kararlı bir hali vardı.
Maç başladı. Farrington'ın alnındaki damarlar kabardı, Weathers'ın solgun teniyse şimdi şakayık rengini almıştı. Elleri ve kolları şiddetten titriyordu. Uzun bir mücadeleden sonra Weather rakibinin elini yine yavaşça masanın üzerine yatırdı. İzleyenlerden bir alkış uğultusu koptu. Masanın yanında dikilen papaz, kızıl kafasını kazanana doğru salladı ve aptalca bir samimiyetle:
"Ah! İşte bu!" dedi.
"Sen ne anlarsın ki bu işten?" diye sordu Farrington hiddetle adama dönerek. "Niye boş boş konuşuyosun burada?"
O'Halloran, Farrington'ın yüzündeki kızgın ifadeyi görünce "şşt, şşt!" dedi.
"Pamuk eller cebe, beyler. Bir tur daha dönelim ondan sonra çıkarız."
Pek asık suratlı bir adam O'Connel Köprüsü'nün bir köşesinde dikilmiş Sandymount tramvayının onu alıp eve götürmesini bekliyordu. İçin için yanan öfke ve hınçla doluydu içi. Küçük düşmüş ve üzgün hissediyordu; sarhoş bile hissetmiyordu ve cebinde iki penisi vardı. Herşeye lanet okudu. Ofisteki işini kaybetmiş, saatini rehin bırakmış ve cebindeki bütün parayı harcamıştı; ve sarhoş olmamıştı bile. Tekrar susamaya başladı ve tekrar o sıcaktan tüten birahaneye geri dönmek istiyordu. Altıüstü bir velet tarafından iki kere üstüste yenilerek güçlü bir adam olarak saygınlığını kaybetmişti. Yüreği öfkeden kabardı ve aklına ona sürtünüp sonra da "Pardon" diyen büyük şapkalı kadın gelince duyduğu öfke onu neredeyse boğuyordu.
Tramvayı onu Shelbourne Yolu'nda bıraktı ve o koca gövdesine kışlanın duvarının gölgesinde yön veriyordu. Eve geri dönüyor oluşundan tiksinti duydu. Yan kapıdan içeri girdiğinde mutfağı boş, ocaktaki ateşi de neredeyse sönmüş buldu. Üst kata doğru haykırdı:
"Ada! Ada!"
Karısı o ayıkken onu tartaklayan, sarhoşken de onun tarafından tartaklanan keskin yüz hatlarına sahip bir kadındı. Beş çocukları vardı. Küçük bir oğlan çocuğu merdivenleri koşarak indi.
"Kim o?" diye sordu adam karanlıkta görmeye çalışarak.
"Benim, baba."
"Sen kimsin? Charlie?"
"Hayır, baba, Tom."
"Annen nerde?"
"Kiliseye gitti."
"İyi tamam...Giderken bana akşam yemeği bıraktı mı?"
"Evet, baba. Ben --"
"Yak şu lambayı. Ev niye karanlık bu saatte? Diğer çocuklar yattı mı?"
Küçük çocuk lambayı yakarken adam sandalyelerden birine kendini gürültülü bir şekilde bıraktı. Oğlunun ruhsuz aksanını biraz da kendi kendine konuşarak taklit etti: "Kiliseye gitti. Kiliseye gitti, eğer sakıncası yoksa!" Lamba yandığında yumruğunu masaya vurup bağırdı:
"Yemekte ne var?"
"Şimdi...pişireceğim, baba," dedi küçük çocuk.
Adam hiddetle ayağa kalktı ve eliyle ateşi gösterdi.
"Bak şu ateşe! Ateşi söndürmüşsün! Tanrı şahidim olsun seni pişman edeceğim bunu yaptığına!"
Kapıya doğru bir adım attı ve kapının arkasındaki bastonu eline aldı.
"Ateş nasıl söndürülürmüş öğreteceğim sana şimdi!" dedi daha kolay hareket edebilmek için gömleğinin kolunu sıvarken.
Küçük çocuk "Baba, nolur!" diye bağırdı ve masanın etrafında inleyerek koşmaya başladı, ama adam peşinden gitti ve onu gömleğinden yakaladı. Küçük çocuk dehşet içinde ona baktı ama, kaçış yolunun olmadığını anlayınca kendini onun dizlerine bıraktı.
"Bir daha o ateşi söndür de görelim bakalım!" dedi adam değnekle çocuğa kuvvetli bir şekilde vururken. "Al bunu, köpek soyu seni!"
Değnek baldırına çarptıkça çocuk acıyla bağırıyordu. İki elini havada birbirine sıkıca kenetlemişti ve sesi korkudan titriyordu.
"N'olur, baba!" diye bağırdı. "Baba vurma, n'olur! Sana...sana bir "Selam sana Meryem"(2) okurum....sana bir "Selam sana Meryem" okurum, baba, bana vurmazsan sana bir "Selam sana Meryem" okurum.
-------------------------------
1. Kimyon çiğnendiğinde alkol kokusunu bastırdığı için bir dönem Dublin'de bar müşterilerine ikram edilirdi.
2. ("Hail Mary") Katolik ve Ortodoks kiliselerinde okunan bir ilahi.